Patlıcanla Brownie Yapmaya Çalışmak: Bir Fenerbahçe Analizi

Bu yazıda (15 bölüm)
Fenerbahçe neden şampiyon olamıyor? Bugün Kadıköy’de maçtan önce 500 kişiye sorsak çok farklı cevaplar alırız. Teknik direktör diyen olur, yönetim diyen olur, futbolcular çok kötü diyen olur. Sosyal medyada görüyorum, “Kasımpaşa futbolcuları bunlar” diyenler bile var. Birileri de mutlaka takımda ruh olmadığını söyler.
Peki bu ruh nedir? Nasıl oluşur? Taraftarın sürekli destek olduğu, futbolcuların sahada her şeyini verdiği, birlikte hareket eden bir takım nasıl kurulur? Fenerbahçe’nin neden şampiyon olamadığının gerçekten röntgenini çekmek istiyorsak, biraz da buraya bakmamız gerekiyor.
Çünkü Fenerbahçe modern dünyada böyle bir takımın nasıl oluştuğunu hâlâ keşfedememiş vaziyette. Amerika bulundu ama Fenerbahçe hâlâ keşfetmeye çalışıyor. Biraz doğuya doğru mu gitsek diye düşünüyor, Ümitburnu’na gelip “Kaliforniya mı burası?” diye soruyor. Ne yazık ki durum biraz bu.
Göztepe maçından sonra da aynı noktadayız. Sezon başından beri konuştuğumuz sorunlar ortada. Teknik direktör değişti ama Fenerbahçe’nin nasıl bir takım olmak istediği, o takımı hangi oyuncularla kuracağı ve bütün bunları kimlerin yöneteceği konusunda sağlıklı bir düzen göremiyoruz.
Benim temel eleştirim de bu düzeni kuramayan yönetime. İsmail Kartal’ın hatalarını zaten haftalardır yazıyorum. Ama Fenerbahçe’nin yaşadığı sorunu bir teknik direktöre indirgediğinizde, o teknik direktör gidince yeniden başa dönüyorsunuz. Sonra sıradaki hocayı konuşmaya başlıyoruz. Kadroyu hangi mantıkla kurduğumuzu, futbolu kimlerin yönettiğini, uzmanlığı neden devreye sokamadığımızı ise yine yeterince konuşmuyoruz.
Başlıktaki patlıcanla brownie yapmaya çalışmak meselesi tam olarak burada başlıyor.
Önce ne oynayacağınıza karar vereceksiniz
Diyelim ki haziran ayında Fenerbahçe’nin başına geçtiniz. Çok iyi bir futbol fikriniz, çok iyi bir ekibiniz ve kulüp için uzun vadeli düşünceleriniz de olabilir. Ama önünüzde hayatın gerçekleri var. Elinizde oyuncular var. Bu oyuncuların kontratları var. Kimisinin uzun kontratı, kimisinin yüksek maaşı var. Hepsini bir yazda göndermeniz mümkün mü? Değil.
O zaman önce elinizde ne olduğunu anlayacaksınız. Bu oyuncularla ne oynayabileceğinizi, hangi eksikleri tamamlayabileceğinizi ve istediğiniz oyuna hangi sürede ulaşabileceğinizi belirleyeceksiniz. Bir sezonluk planınızla daha uzun vadeli hedefiniz arasında da bir ilişki olacak.
Topa sahip olmak istiyorsunuz diyelim. Elinizde iyi merkez oyuncuları olabilir ama bu oyunun ihtiyaçlarını karşılamıyorlarsa, yalnızca iyi futbolcular oldukları için istediğiniz oyunu oynatamazsınız. Beklerinizin, stoperlerinizin, öndeki oyuncularınızın özellikleri de önemli. Bunları birlikte düşünmeniz gerekiyor.
Teknik direktör tercihini de buna göre yapacaksınız. Kulübün oynamak istediği futbolla getirdiğiniz hocanın düşüncesi arasında bir uyum olacak. Sonra o hocanın ihtiyaç duyduğu oyuncu profillerini tamamlayacaksınız.
Ben Guardiola’yı getiriyorsam, onun istediği oyunu oynatabileceği malzemeyi vermeye çalışırım. Elindeki başka bir kadroyla farklı çözümler bulabilir mi? Bulabilir. Ama bu kadar önemli bir hocayı getirip bu kadar büyük bir maaş yükünün altına girdikten sonra, neden onu iyi yaptığı işten uzaklaştırayım? İstediği oyuncu yapısını hazırlamayacaksam neden onu getiriyorum? Bunun da bir cevabı olmalı.
İsim almakla kadro kurmak aynı şey değil
Fenerbahçe bu yaz bir kadro kurmaya çalışmadı. Fenerbahçe isim oyuncuları almaya çalıştı. Bir taraftan da elindeki genç oyuncuları göndermeye çalıştı. Benim gördüğüm bu. Bu şekilde kurulmuş bir yapının sonunda düzenli ve sürdürülebilir bir başarı beklemek gerçekçi değil.
Eskiden büyük isimleri bir araya getirip rakiplerinizden çok daha kaliteli bir kadro kurduğunuzda, bunun karşılığını daha kolay alabiliyordunuz. Elbette o dönemin de taktiği, planlaması ve çok iyi çalışan kulüpleri vardı. Ama oyuncuya ulaşım, veri kullanımı, analiz imkânları ve takımların çalışma biçimleri bugünkü gibi değildi. Futbol değişti. Fenerbahçe bu değişime uyum sağlayamadı.
Hâlâ para harcayalım, iyi oyuncuları getirelim, bir hocaya verelim, o da bir şekilde kullansın düşüncesiyle hareket ediyoruz. Olmuyor. Artık bu kadarla olmuyor.
Bu seneki kadroyu yapan Aziz Yıldırım, Cihan Kamer, Oğuz Çetin; geçtiğimiz yıllarda kadroyu yapan Ali Koç, Hakan Safi… Benim eleştirim doğrudan bu insanlara. Bu insanlar futboldan anlamıyorlar. En azından modern dünyadaki futboldan anlamıyorlar. Çünkü anlasalar her şeyi kendilerinin yapabileceğine bu kadar rahat inanmazlar. Bu işin uzmanlarını bulur, doğru bir çalışma düzeni kurar ve yetkiyi o insanlara verirler.
Her şeyi kendilerinin yapabileceğine bir aptal gibi inanmazlar. Çok ağır şeyler söylemek istemiyorum ama bence hafif bile söylüyorum.
Çünkü bu iş çalışılıyor. Dünyada bunun okulları var, eğitimleri var. İnsanlar yemiyorlar, içmiyorlar, bu işlere çalışıyorlar. Futbol yönetimi, sportif direktörlük, oyuncu alımı, analiz, atletik performans… Bunların her biri ayrı bir bilgi ve emek gerektiriyor.
Ben uluslararası bir scouting topluluğunda farklı ülkelerden insanlarla çalışıyorum. Birlikte maçları tartışıyoruz, projeler yapıyoruz, analizlerimizi paylaşıyoruz. İngiltere’den de insan var, Çin’den de, Avustralya’dan da, Amerika’dan da. Dünyanın dört bir yanındaki insanların bu işin farklı alanlarına ne kadar yoğun emek verdiğini görüyorsunuz.
Sonra buraya dönüyorsunuz. Bir yönetim kurulu, içinden futbolla ilgilenecek iki kişi seçiyor ve bütün işi halledebileceğini düşünüyor. Böyle bir şey olabilir mi?
Sistem dediğiniz şey: İşin uzmanına yetki vermek
Sürekli “sistem” deniliyor. Sistem dediğiniz şeyin çok somut bir karşılığı var: Yapabilene yetki vermek. İşin uzmanına yetki vermek. O kişinin işini yapabileceği ekibi ve imkânları oluşturmak.
Burada yalnızca teknik direktörden bahsetmiyorum. Sportif direktörden, analistlerden, oyuncu alımını yöneten insanlardan, performans uzmanlarından bahsediyorum. Bunların birbirleriyle nasıl çalışacağını belirlemekten bahsediyorum.
Bence bir sportif direktör olmalı. Ama o kişinin kim olduğu çok önemli. Futbolu bilmesi gerekiyor. Ben belli ölçüde antrenörlük tecrübesinin bulunmasını da değerli görüyorum. Finans bilmesi, kulübün nasıl yönetildiğini anlaması, işletme tarafına hâkim olması gerekiyor. Oyuncu alımının sportif ihtiyacını da ekonomik sonucunu da değerlendirebilmeli.
Eski bir futbolcuyu o koltuğa oturttuğunuzda bunların hepsi kendiliğinden oluşmuyor. Efsane futbolcu olmak da tek başına yeterli değil. Otuz beş sene önce gol kralı olmuş olabilirsiniz. Çok güzel. Bugün bu görevi yapabilmek için hangi bilgiye sahipsiniz? Kendinizi nasıl hazırladınız? Hangi ekiple çalışacaksınız?
Maldini örneği veriliyor mesela. Ama Maldini’yi getirecekseniz neden getirdiğinizi anlatmanız gerekiyor. Hangi sorumluluğu alacak? Hangi kararları verecek? Nasıl bir futbol organizasyonunun başında olacak? Ben seçim döneminde bunu sordum. “Arkadaşım, dostum, getirdim” mantığıyla açıklanabilecek bir şey değil bu. Bir kulübün futbol yapılanmasını konuşuyoruz.
Üstelik çok iyi bir sportif direktör bulmanız da tek başına yeterli olmayacak. Onun altında çalışan insanların, departmanların ve karar süreçlerinin de doğru kurulması gerekiyor. Başarılı bir futbol organizasyonunu tek bir meşhur isme indirgeyemezsiniz.
Scouting kendi takımınızı tanımakla başlar
Önce kendi takımınızı analiz edeceksiniz. Ben Barça’da aldığım eğitimlerde de bu yaklaşımın önemini gördüm. Scout denildiğinde insanların aklına hemen Brezilya’ya gidip oyuncu izleyen biri geliyor. Ama siz kendi takımınızı yeterince iyi tanımıyorsanız, nasıl bir oyuncu aradığınızı nereden bileceksiniz?
Fenerbahçe’nin oyununa bakıp merkezde oyun kurabilen bir profile ihtiyacı olduğunu söyleyebiliriz. Ama profesyonel bir oyuncu alım sürecinde bunun çok daha detayına inmeniz gerekiyor. Nasıl bir oyun kurucu? Hangi bölgede top alacak? Baskı altında sırtı dönük oynayabilecek mi? Stoperlerin arasına girecek mi? Uzun pasla yön değiştirecek mi? Savunmada hangi alanları kapatması gerekecek? Yanındaki oyuncuyu nasıl tamamlayacak?
Bunları belirlemeden yalnızca “iyi bir orta saha” ararsanız, zaten elinizde bulunan özelliklerden biraz daha alabilirsiniz. Sonra yine aynı sorunu yaşarsınız.
İhtiyaç duyduğunuz rolü belirledikten sonra bütçenizi, yaş aralığınızı ve bakacağınız pazarları düşünürsünüz. Diyelim ki bu ölçütlere uyan elli oyuncunuz var. Veriler, bu havuzu daraltmanıza yardımcı olur. Elli oyuncuyu ona düşürürsünüz. Sonra video analizle devam edersiniz, o on oyuncuyu daha detaylı incelersiniz. Üç oyuncuya indirdiğinizde canlı izleme, oyuncunun geçmişi, gelişim ihtimali ve takımınıza uyumu üzerine daha fazla çalışırsınız.
Sayıları örnek olarak söylüyorum. Anlatmaya çalıştığım, kararın aşama aşama hazırlanması.
Yapay zekâ veya veri denildiğinde insanların aklına bir düğmeye basıp “Bu oyuncuyu almalısın” sonucunu almak geliyor. Öyle bir şey anlatmıyorum. Teknoloji size daha fazla oyuncuyu tarama, bazılarını eleme ve doğru adaylara daha fazla zaman ayırma imkânı veriyor. Futbol bilgisinin yerine geçmesini değil, futbol bilgisini daha iyi kullanmayı konuşuyoruz.
Bugün çok karmaşık bir hesap yaparken hesap makinesini “Ben bunu kullanamıyorum” diye çöpe mi atıyorsunuz? Depremleri hâlâ iki yüz yıl önceki imkânlarla ölçmeye mi çalışıyorsunuz? Futbolda da elinizdeki araçları kullanacaksınız. Dünya ilerlerken siz aynı yerde duramazsınız.
Analiz, atletik performans ve psikoloji birlikte çalışmalı
Analiz departmanı da yalnızca maçtan sonra birkaç görüntü hazırlayan bir yer olmamalı. Takımı antrenmanda da maçta da takip eden, teknik ekiple sürekli çalışan bir yapı olmalı. Rakip analizi yapılacak, kendi oyununuz incelenecek, tekrar eden sorunlar belirlenecek. Oyuncu alımını yapan ekip de bu bilgilerden yararlanacak.
Maç sırasında teknik direktöre yardım edebilmesi gerekiyor bu ekibin. Sürekli kulağına konuşmaktan bahsetmiyorum. Hoca devre arasında içeri girdiğinde önüne hem verisel hem de görüntülerle ve yazılı değerlendirmelerle desteklenmiş iyi bir rapor gelebilmeli. Rakip nerede üstünlük kuruyor, hangi bağlantı kapanıyor, hangi değişiklik neyi etkileyebilir? Bunlar hazırlanmalı.
Atletik performans departmanını güçlendireceksiniz. Oyuncuların yükünü, toparlanmasını, yoğun fikstürde kimden ne kadar katkı alabileceğinizi takip edeceksiniz. Psikoloji departmanı oluşturacaksınız. Oyuncunun özgüvenini, takımla ilişkisini ve baskıyla baş etmesini de profesyonel bir çalışma alanı olarak göreceksiniz.
Bütün bu birimler birbirinden kopuk çalışmayacak. Teknik direktörün, sportif direktörün ve oyuncu alımından sorumlu insanların önüne birbirini tamamlayan bilgiler gelecek. Kararları da bu bilgiler üzerinden vereceksiniz. Benim futbol sistemi dediğim şey bu.
Bir sınava gireceksiniz, tam puan almak istiyorsunuz ama on konunun beşine çalışmamaya karar veriyorsunuz. Böyle bir mantık olabilir mi? Fenerbahçe’nin de futbolun bazı alanlarını yeterince çalışmadan, yalnızca oyuncu maaşlarıyla ve transfer bütçesiyle rakiplerinin önüne geçmeyi beklemesi bana bundan farklı gelmiyor.
Türkiye’de her kulüp bunları mükemmel mi yapıyor? Hayır. Çoğu yapmıyor. Ama daha iyi yapanlar var. Ben Beşiktaş’ın bu sezon kadro planlamasında iyi işler yaptığını düşünüyorum. Trabzonspor’da oyuncu özellikleriyle oynanan oyun arasında daha güçlü bir ilişki görüyorum. Galatasaray’ı her konuda kusursuz bulmuyorum ama doğru bir kadro temeli kurdular, bazı önemli ihtiyaçları tamamladılar ve aldıkları risklerden verim elde ettiler.
Fenerbahçe rakiplerinin önüne geçmek istiyorsa burada öne geçmeye çalışmalı. Bu alanlarda daha iyi çalışmalı. “Futbolu ben bilirim, en iyi ben bilirim” anlayışından çıkmalı.
Yanlış planlamanın sahadaki karşılığı
Çünkü yönetimde yapılmayan bütün bu işlerin karşılığı sahaya geliyor. Sonra biz Matteo’nun neden top kaybettiğini konuşuyoruz.
Matteo çok iyi bir oyuncu. Kanté de öyle, İsmail Yüksek de. Ama sürekli sırtı dönük top almalarını, baskı altında dönmelerini ve oyunu oradan kurmalarını istediğinizde, bu oyunculardan aynı türden bir iş bekliyorsunuz. O işi yapacak farklı bir profiliniz yoksa bir problem yaşıyorsunuz. Sonra aynı oyuncular aynı bölgelerde tekrar tekrar hata yapıyor.
Matteo’yu yüzü dönük topla buluşturabileceğiniz düzenler kurulabilir. Kenara yaklaşabilir, savunma hattının yanında top alabilir, önünü görerek oyuna katılabilir. Top kazanma ve top taşıma becerilerini daha fazla kullanabilirsiniz. Ama siz sürekli zorlandığı yerden oyun kurmasını istiyorsunuz. Oyuncu hata yaptıkça özgüveni düşüyor, taraftarın tepkisini çekiyor ve kendi standardından da uzaklaşıyor.
Fred konusunda da konuştuğumuz buydu. Fred’in ayrılığını doğru bulabilirsiniz. Yaşı ve formu üzerinden bunu tartışabilirsiniz. Fakat oyun kurulumuna katılan, geriden çıkarken doğru pozisyon alan ve bağlantı hazırlayan bir oyuncuyu gönderdiğinizde, o görevi kime verdiğinizi de açıklamanız gerekiyor. Bir oyuncuyu göndermekle onun takımda yaptığı işi ortadan kaldıramıyorsunuz.
Kerem’i sürekli genişte kullanıyorsunuz. Ederson’u oyun kurulumuna yeterince dahil etmiyorsunuz. Önde baskı yapmak istiyorsunuz ama bu baskının gerektirdiği eforu vermeyen oyuncuları birlikte oynatıyorsunuz. Sonra rakip rahatça çıkıyor.
Galatasaray maçında Batrakov’u izledik. Müthiş bir oyuncu, çok beğeniyorum. Ama bir oyuncuyu bu kadar da rahat oynatamazsınız. Sürekli hatlar arasında boş kaldı. Eşleşmeler korunmadı, sorumluluk devredilmedi, rakip tekrar tekrar aynı alanı kullandı.
Fenerbahçe baskı yapmak istiyorsa Nene, Kerem ve Vedat’ın birlikte olduğu bir ön hattı neden daha fazla düşünmüyor? Greenwood’u arkalarında daha serbest kullanabilir, onun baskıdaki yükünü diğer oyuncularla dengelemeye çalışabilirsiniz. Bunun da detayları var elbette. Merkezin, beklerin ve stoperlerin görevlerini buna göre hazırlamanız gerekiyor. Ama elinizde yoğunluk verebilecek oyuncular varken, bu özellikleri neden yeterince kullanmadığınızı sormak zorundayız.
Genç oyuncular ve eksik kalan rotasyon
Nene’yi yeterince kullanmıyorsunuz, bir taraftan da kendisinden takım bulması isteniyor. Bunun mantığını anlayabilen varsa bana anlatsın. Genç oyuncu kullanımında zaten bu kadar sınırlı kalmışken, elinizdeki seçenekleri de neden dışarı itiyorsunuz? Mimović kadroda ama oynamıyor. Bu oyuncuların gelişimi ve takıma katılması için nasıl bir planınız var?
Yaş ortalaması yükselmiş bir takımda yalnızca tecrübeye güvenemezsiniz. Gençliği, enerjiyi, gelişim ihtimalini ve farklı oyuncu özelliklerini de kadronun içine yerleştirmeniz gerekiyor. Fenerbahçe ise bu dengeyi kurmakta zorlanıyor.
Stoper rotasyonu da aynı planlamanın sonucu. Oppong’u çok yetenekli buluyorum ve Göztepe karşısında iyi oynadığını düşünüyorum. Ama Galatasaray baskısı altında sol stoperde sürekli sol ayağıyla top kullanmasını istediğinizde zorlanabilir. Bunun için başka bir çözüm hazırlamanız gerekir. Aké olmadığında bütün oyun bu kadar değişiyorsa, yazın kurduğunuz kadronun derinliğine bakacaksınız.
Hoca değişti, futbolu yöneten anlayış değişmedi
İsmail Hoca’nın bu sorunlar karşısında daha pragmatik olması gerekiyordu. Bunu defalarca söyledim. İstediği oyunun malzemesi tam olarak yoktu ama elindeki oyuncularla daha iyi çözümler de bulabilirdi. Bulamadı. Oyuncu tercihleri ve maç içindeki kararları üzerinden de ciddi biçimde eleştirilebilir.
Ama bu, yönetimin sorumluluğunu azaltmıyor. Hoca istifa ediyor, geri döndürülüyor, sorunlar çözülmeden devam ediliyor, ardından daha büyük problemler yaşanıyor. Süreci de yönetemiyorsunuz. Sonunda hoca gidiyor ve herkes bir anda Fenerbahçe’nin uçmaya başlamasını bekliyor.
İsmail Hoca gitti diye bu kadronun özellikleri değişmedi. Futbolu yöneten insanlar değişmedi. Kararların nasıl alındığı değişmedi. O yüzden sadece hoca değişikliğiyle bütün sorunun biteceğine inanmak bana gerçekçi gelmiyor.
Göztepe’nin gösterdiği: Hocaya seçenek vermek
Göztepe’ye bakınca da bunu görüyorum. Stoilov çok iyi bir teknik direktör. Ama elinde farklı çözümler sunan bir kadro var. Ön tarafta iki oyuncuyla oynuyorlar ve bu iki pozisyon için kullanabilecekleri 4 futbolcunun özellikleri farklı. Hoca yaptığı hamlelerle hücumun biçimini değiştirebiliyor.
Juan başka bir katkı veriyor, Juan yerine başka bir oyuncu girdiğinde başka bir oyun oluşabiliyor. İhtiyaç olduğunda Henrique’yi oyuna atıp onun hava toplarındaki hakimiyetini kullanabiliyor. Armstrong girdiğinde, onun kuvveti ve süratiyle savunma zorlanabiliyor. Bir teknik direktörün meziyetini gösterebilmesi için bu seçeneklere ihtiyacı var.
Lukaku Göztepe maçında topu aldığında bence iyi oynadı. Asist de yaptı. Ama yazın yaptığınız tercihin mantığını yine konuşabiliriz. Verim aldığınız bir oyuncuyu gönderip yerine getirdiğiniz oyuncudan ancak kasıma yaklaşırken katkı almaya başlamanızın bir maliyeti var.
Lukaku’yla Vedat’ın bütün özellikleri aynı değil elbette. Ancak birbirlerine yakın işler yapan iki oyuncuyu kadroya koyduğunuzda, farklı maçlarda kullanabileceğiniz seçenekleri ne kadar çeşitlendirmiş oluyorsunuz? Göztepe’deki rotasyona bakıp sorduğum soru bu.
Bugün Stoilov’u Fenerbahçe’ye getirseniz aynı etkiyi yaratabilir mi? Ben o kadarını yaratabileceğini düşünmüyorum. Çünkü yalnızca hocayı taşıyorsunuz. Onun elindeki seçenekleri ve çalışmasını kolaylaştıran düzeni taşımıyorsunuz.
Herkes bugün Mourinho’ya kızıyor ama onun da sürekli söylediği şeylerden biri buydu: Opsiyonlara ihtiyacınız var. Bir hocanın eline farklı çözümler vereceksiniz. Sonra o çözümleri ne kadar iyi kullandığını değerlendireceksiniz.
Ben Göztepe’nin kadrosuna ve planlamasına bakınca “Keşke Göztepe’nin sahibi Fenerbahçe’yi satın alsaydı, kurtulsaydık” diyorum. Geldiğim bıkkınlık noktası bu. Çünkü aynı kaynaklarla yapılabilecek şeyleri düşününce, Fenerbahçe’nin bu kadar kötü yönetilmesini kabul etmek giderek zorlaşıyor.
Oyuncular parayla çalışan makineler değil
Bir de işin psikolojik tarafı var. Vedat rakibi zorlamayı seven, mücadeleden kaçmayan, yırtıcı bir oyuncu. Matteo sorumluluk almaktan hoşlanan bir oyuncu. Ama sahada bu özellikleri yeterince göremiyorsunuz. Bunun tamamını oyuncuların karakterine mi bağlayacağız?
Yanlış roller veriyorsunuz. Takım iyi oynamıyor. Sonuçlar kötü geldikçe ortam ağırlaşıyor. Oyuncu kendisini toparlayamıyor, taraftar daha fazla tepki gösteriyor. Birbirini büyüten bir problem oluşuyor.
Elbette dışarıdan herkesin ne hissettiğini kesin olarak bilemeyiz. Ama oyuncuların sahadaki görüntüsünü, birbirlerine verdikleri desteği ve sorumluluk alma biçimlerini izleyebiliriz. Ben bu takımda oyuna inancın güçlendiğini görmüyorum. Başlangıçta sorduğumuz ruh meselesi de burada tekrar karşımıza çıkıyor.
Sonra başkan Samandıra’ya gidiyor, oyuncuların sırtını sıvazlıyor, prim konuşuluyor. Bunlar yapılabilir. Ama sorunların çözümü bundan ibaret olamaz.
Oyuncu sahada ne yapacağını bilemiyor, takım düzgün futbol oynayamıyor, siz sürekli para teklif ediyorsunuz. Bir yerden sonra oyuncuyu parayla çalışan bir makine yerine koymuş oluyorsunuz. Primin hiç değeri yok demiyorum. Ama öbür tarafı yapmadan sürekli buradan çözüm aradığınızda biraz da kepazelik oluyor.
İnsanların kendi işlerinde, ilişkilerinde yaşadığı her sorun para teklif ederek çözülüyor mu? Takımın içinde de iletişim var, güven var, birlikte çalışma var. Bunları kurmadan yalnızca maddi teşvik üzerinden yürüyemezsiniz.
Kanté’nin maaşının sürekli konuşulması da bu yüzden çok tuhaf geliyor bana. Hadi bir kere söylediniz. Söylememeniz gerekiyor bence ama bir kere söylediniz diyelim. Neden tekrar tekrar konuşuyorsunuz? Üç kere konuşulur mu bu? Kendi oyuncunuzun maaşını sürekli gündeme getirmenin takıma ne faydası var?
Doksanların ruhu ve bugünün yönetimi
Fenerbahçe’de futbolun yönetilişine baktığımda gerçekten doksanların ruhunu hissediyorum. Ben 2002 doğumluyum. Doksanları yaşamadım. Ama Fenerbahçe sayesinde içimde çok yoğun hissediyorum. İnsanlar doksanlar pop dinleyip nostalji yapıyor, biz Aziz Yıldırım Fenerbahçesi izleyerek o dönemi yaşıyoruz.
Hakikaten taş devrinden çıkmış gibi yönetiliyor. Bu kadar olur mu?
Seçim döneminde de iki yönetim seçeneğini desteklemiyordum. Hakan Safi’nin aşırı popülizmi beni kendisinden çok soğutmuştu. Ona şu kadar, buna bu kadar para vereceğim söylemleri… Çözümün bu olmadığını anlatmaya çalışıyoruz zaten. Maldini geliyor deniliyor, neden geliyor diye soruyoruz. Bir görev, bir yetki, bir çalışma düzeni anlatılması gerekiyor.
Diğer tarafta Barış Göktürk’ün yönetime girmesinin bazı konularda yönlendirici bir etkisi olabileceğini düşünmüştüm. Belki farklı bir düşünce gelişir diye bekledim. Bu figürleri gazetecilik tarafında yıllardır takip eden büyüklerim kadar tanımıyorum; kendime burada bir yanılma payı da bırakıyorum. Ama açıkçası bu kadar geride kalınacağını ben de düşünmemiştim.
İsmail Hoca konusunda da kendi değerlendirmemi sorguluyorum. Bu yönetimle daha kolay çalışabileceğini düşünmüştüm. Belki daha az çatışma olur, bir şekilde ilerler diye bakmıştım. Ama o mantık da doğru çıkmadı. Belki yönetime kendi düşüncesini daha güçlü kabul ettirebilecek biri kısa vadede daha fazla alan açabilirdi.
Yine de bunu kalıcı çözüm olarak görmüyorum. Kulübün düzgün işlemesi, teknik direktörün başkanla ne kadar kavga edebildiğine bağlı olmamalı. Yönetimin görevi hocayı olabildiğince sahaya konsantre etmek. Onun da görevi elindeki oyunculardan maksimum verimi almak. Ama önce herkesin kendi görevini yapmasına izin verilmesi gerekiyor.
Nostalji fetişizmiyle gelecek kurulmaz
Fenerbahçe’de bunun yerine sürekli geçmişe dönülüyor. Ben buna “nostalji fetişizmi” diyorum.
İsmail Hoca’nın 99 puanlık sezonu çok iyiydi, tekrar getirelim. Daha önce geldiği yarım sezonda iyi oynamıştık, tekrar getirelim. Vítor Pereira döneminde şu olmasaydı başka olurdu, tekrar deneyelim. Jesus’un elinde biraz daha farklı kadro olsaydı büyük işler yapardı, onu da yeniden düşünelim.
Peki bu dönemleri konuşurken hep ne söylüyoruz? Kadronun şurası eksikti, yönetim bunu yapamadı, hocanın istediği oyuncu alınmadı, süreç doğru yönetilmedi. O zaman sürekli hocaları geri getirmeyi konuşmak yerine, bu eksiklerin neden tekrarlandığını ne zaman tartışacağız?
Geçmişte iyi iş yapan birini yeniden düşünmek kendi başına yanlış değil. Ama o günkü koşullarla bugünkü koşullar aynı değil. Bir dönemin güzel hatırasını geri çağırınca o dönemin oyunu da kendiliğinden geri gelmiyor.
Şimdi öyle bir durum oluştu ki insanlarda Ali Koç yönetimine yönelik bir özlem bile görüyorum. Buna hiç anlam veremiyorum. Bugünkü yönetimi eleştirdiğimizde varacağımız yer neden yine Ali Koç’un geri gelmesi olsun? Fenerbahçe’nin kötü bir durumdan çıkmak için bulabildiği tek yol niye geriye gitmek?
Ersun Hoca’nın şampiyon olduğu döneme duyulan özlemi anlayabilirim. Aykut Kocaman’ın Avrupa yürüyüşünün hatırlanmasını anlayabilirim. Bunların arkasında somut bir başarı ve hatıra var. Ama Ali Koç’la hangi nostaljiyi yaşamak istediğimizi de gerçekten anlayamıyorum.
Yeni insanlar çıksın, yeni fikirler gelişsin. Kongrede farklı bir düşünce oluşsun. Ben kongre üyesi değilim; kendi konumum açısından etik bulmadığım için olmuyorum. Kongre üyesi olan birçok arkadaşım var. Ama bazılarıyla konuştuğumda hâlâ eski bir yönetimin, eski bir ismin geri gelmesi üzerinden aynı tartışmayı duyuyorum.
Sosyal medyadaki editlerle, geçmişten seçilmiş birkaç güzel görüntüyle bir kulübün geleceğine karar veremezsiniz. Taraftar bunun şakasını yapar, eğlenir, geçmişi hatırlar elbette Ama kulübün kararlarını verecek insanların daha başka sorular sorması gerekiyor.
Stadyum yapmak, futbolu doğru yönetmeye yetmiyor
Stadyum projeleri de konuşuluyor. Fenerbahçe’nin daha modern bir stadyuma, daha iyi imkânlara ve yeni gelir kaynaklarına ihtiyacı olabilir. Localar, ağırlama alanları, maç günü deneyimi, turizm geliri… Bunların hepsi değerlendirilmeli. Doğru bir proje kulübün geleceği için çok önemli bir kaynak oluşturabilir.
Aziz Yıldırım’ın bu konulardaki hakkını da vereyim. İnşaat ve tesis tarafında proje üretebiliyor. Ama futbolun yönetilişi aynı kaldığında yalnızca buradan gelen parayla sorunu çözemiyorsunuz. Daha fazla gelir elde edip daha yüksek bonservisli oyuncular alabilirsiniz. Sonra yine yanlış kadro kurarsanız, yalnızca daha pahalı bir yanlış yapmış olursunuz.
Fenerbahçe’nin bütçesini Beşiktaş’la, Trabzonspor’la ve daha küçük bütçeli takımlarla kıyasladığınızda, sahadaki karşılığın yeterli olmadığını görüyorsunuz. Benim değerlendirmem bu. Fenerbahçe verim olarak ekside. Sıfır olduğu dönemler vardı, şimdi daha da geriye gidiyor.
Bazen şunu düşünüyorum: Acaba sezon kötü gittikçe futbolu bir kenara bırakıp diğer projelere mi odaklanılacak? Sonra giderken yine “Stadı biz yaptık” mı denilecek? Böyle bir şey olacak mı bilmiyorum. Ama bu ihtimali düşünmek zorunda kalmak bile ne kadar kötü bir yere geldiğimizi gösteriyor.
“Bu sene son şans” diye diye on iki sene
Bir de her sezon aynı cümle: Bu sene son. Bu sene şampiyon olamazsak bittik. Bu sene mutlaka olmak zorundayız.
Diye diye on iki sene oldu. Aynı mantıkla devam ederseniz daha da olur. Her kararı bir son şans paniğiyle aldığınızda, bir sonraki sezonun problemlerini bugünden hazırlıyorsunuz. Bir yerde gerçekten uzun vadeli bir çalışma düzeni kurmanız gerekiyor.
Benim sezonun geri kalanına dair gördüğüm tablo ne yazık ki çok kötü. Bu oyunla Fenerbahçe’nin şampiyonluğa gidebileceğine inanmıyorum. Hatta yalnızca şampiyonluğu da konuşmuyoruz artık. Bu şekilde devam edildiğinde ikinciliğin bile geleceğini düşünmüyorum. Bunu bir maç kaybedildiği için söylemiyorum; sezonun başından beri oyunda gördüğüm problemler üzerinden söylüyorum.
Artık bir süre Fenerbahçe maçlarıyla ilgili program yapmayı ve yazı yazmayı düşünmememin sebebi de bu. Aynı şeyleri anlatıyorum. İlk haftalarda neyi konuşuyorsak bugün de onu konuşuyoruz. Problem çözülemiyor, hoca istifa ediyor, geri dönüyor, yine çözülemiyor, sonunda gidiyor. Biz yeniden aynı yere bakıyoruz.
O mutfağı yönetenler hâlâ orada
Daha önce sorunların halının altına süpürüldüğünü söyledim. Ama o toz bir gün kalkacak. Sürekli halının altına iterek temizlik yapmış olmuyorsunuz. Bugün yaşananlar da biraz bunun sonucu.
Fenerbahçe’nin ihtiyacı, başka bir isme bütün umutlarını yükleyip yeniden beklemek değil. Futbolu nasıl yönettiğini değiştirmesi gerekiyor. Kendi takımını doğru analiz eden, ihtiyacını bilen, oyuncusunu buna göre alan, teknik direktörünü doğru seçen ve onun çalışmasını destekleyen bir kulüp olması gerekiyor. Analizden psikolojiye, scouting’den atletik performansa kadar işin bütününü ciddiye alması gerekiyor.
Bunları yapmadan, işi bilen insanlara yetki vermeden ve her şeyi kendinizin yapabileceği düşüncesinden çıkmadan aynı yere dönersiniz. Bir hoca gider, başka biri gelir. Bir oyuncu gönderilir, daha pahalı bir oyuncu alınır. Sonra yine takımda ruh olmadığını konuşuruz.
Fenerbahçe’nin artık patlıcanla brownie yapmaya çalışmayı bırakması gerekiyor. Çünkü sorun yalnızca mutfaktaki aşçı değil. Ne yapılacağına karar veren, malzemeyi alan, aşçının işine karışan ve sonuç kötü olduğunda bütün sorumluluğu ona bırakan insanlar da orada duruyor.
Ve yıllardır o mutfağı aynı şekilde yönetiyorlar. İsimler değişiyor ama yönetim biçimi değişmiyor. Uzun yıllardır Fenerbahçe kongresinin yapısı stadın önünde tükürük köftesi satan abimden daha ileride değil. Bundan sonra kongreleri bari Müge Anlı sunsun da Aziz Yıldırım-Ali Koç küslüğünün detaylarını öğrenelim. Bir de belki reyting gelirlerinden iki tane transfer kapatırız.
