CESUR YENİ FUTBOL
FENERBAHÇE · TEKNİK DİREKTÖR ANALİZİ

Fenerbahçe’nin teknik direktör tercihi: Hangi hoca, hangi şartlarda?

Hangi hoca, hangi şartlarda? Aziz Yıldırım ve Oğuz Çetin — CYF kapak görseli
Bu yazıda (12 bölüm)

Fenerbahçe’nin teknik direktör tercihlerini konuşmadan önce, bu tercihin neye göre yapılması gerektiğini konuşmak istiyorum. Çünkü yine birçok isim gündemde, herkesin kendisine göre bir favorisi var. Ama hangi göreve, hangi şartlarda ve ne yapmasını bekleyerek bir teknik direktör aradığımızı netleştirmeden bu isimleri tartışmanın bizi çok doğru bir yere götüreceğini düşünmüyorum.

Bence Fenerbahçe’nin burada daha temel bir problemi var. Kulüp sürekli geçmişe bakıyor. Geçmişte çalışılmış bir hocayı yeniden getirirsek, o dönemde yapılanları tekrar yaparsak veya bu kez biraz daha iyi yaparsak başarıya ulaşacağımızı düşünüyoruz. Taraftarın kendisini mutlu eden bir dönemi hatırlamasını anlayabilirim. Ama ne yazık ki yöneticiler de taraftar gibi hareket ediyor. Bugünün ihtiyaçlarına göre verilmesi gereken bir karar, geçmişe duyulan özlem üzerinden şekilleniyor.

Geçmişe dönerek gelecek kurabilir miyiz?

Ersun Yanal’ın ikinci kez gelişi bunun örneklerinden biriydi. Taraftarın aklında 2013–2014 sezonundaki şampiyonluk, o sezon oynanan futbol ve şampiyon olduktan sonra takımdan ayrılan bir teknik direktör vardı. Şampiyonluk gelmedikçe o güzel günlere dönme isteği daha da güçlendi. Ersun Yanal geri gelirse o futbolun, o hissin ve o başarının da geri geleceği düşünüldü. Ama bir hocayı geri getirdiğinizde onun önceki dönemindeki şartları da beraberinde getirmiş olmuyorsunuz.

Vitor Pereira iki kez çalıştı. Onun yeniden gündeme gelmesinde de önceki dönemine ilişkin yarım kalmışlık duygusunun bir karşılığı vardı. Braga eşleşmesini ve o maçtaki hakem kararları üzerinden kurulan düşünceyi hatırlayın. “O maçta bunlar yaşanmasaydı belki Avrupa’da çok daha ileri gidecektik” diye düşünülüyor, buradan Pereira’nın yeniden gelmesi gerektiği sonucuna varılıyordu. O maçın taraftarda bıraktığı duyguyu anlayabiliyorum. Ancak geçmişte başka türlü sonuçlanabilecek bir eşleşme üzerine kurduğunuz ihtimal, bugünkü teknik direktör tercihinizin gerekçesi olmamalı.

İsmail Kartal’ın dördüncü dönemi sona erdi. Aykut Kocaman iki kez görev yaptı, şimdi üçüncü kez gelmesi konuşuluyor. Daha önce Fenerbahçe’de çalışmış birçok isim tekrar tekrar gündeme geliyor.

Elbette bir hocanın aynı kulübe dönmesi başlı başına yanlış değil. Fatih Terim’in Galatasaray’daki farklı dönemlerinde yeniden şampiyonluklar kazanmış olması da ortada. Benim itirazım bir hocayla ikinci veya üçüncü kez çalışılmasına değil. Asıl mesele, o hocanın neden yeniden istendiği. Bugünkü kadroya, bugünkü sorunlara ve bugünkü çalışma koşullarına uygun olduğu için mi istiyorsunuz; yoksa geçmişte iyi hissettiğiniz bir dönemi tekrar yaşamak istediğiniz için mi?

Burada başarı derken yalnızca kupayı da kastetmiyorum. Bazı sezonlarda rakibinizden daha düşük bütçeniz, daha sınırlı bir kadronuz olur. Buna rağmen iyi futbol oynar, şampiyonluk yarışının içinde kalır ve elinizdeki imkânların karşılığını fazlasıyla verirsiniz. Böyle bir sezonu sırf kupa kazanılmadı diye başarısız saymam. Fenerbahçe’nin geçmişinde de bu şekilde değerlendirilmesi gereken dönemler var. Ama o dönemleri doğru değerlendirmek başka, onları bugünkü kararın yerine koymak başka.

Ben Fenerbahçe’nin bu nostalji fetişizminden çıkması gerektiğini düşünüyorum. Kulübün yeni bir vizyona ihtiyacı var. Bunu mutlaka daha önce çalışılmamış bir teknik direktör gelsin anlamında da söylemiyorum. Yeni bir isim getirip aynı karar alma alışkanlıklarını sürdürdüğünüzde çok farklı bir yere varmayabilirsiniz. Fenerbahçe’nin futbola ve başarıya daha farklı bakabilen bir yönetim anlayışına ihtiyacı var.

Aziz Yıldırım’ın “Bir sene geleceğim, şampiyon olup bırakacağım” yaklaşımını bu yüzden daha baştan zararlı buluyordum. Bütün hedefi tek sezonun sonunda kazanılacak şampiyonluğa bağlıyorsunuz. O hedefe giderken işler istediğiniz gibi ilerlemediğinde de kararlar aynı aceleyle, aynı sonuç baskısıyla alınıyor. Bugün Fenerbahçe’nin içinde bulunduğu kaosu bu anlayıştan bağımsız görmüyorum.

O yüzden yazının başında çok açık bir şey söylemek istiyorum: Aşağıda bazı teknik direktörleri diğerlerinden daha uygun bulduğumu anlatacağım. Ama hangi hoca seçilirse seçilsin, mevcut yönetim anlayışı devam ettiği sürece Fenerbahçe’nin temel sorunlarını çözebileceğini düşünmüyorum. Bir hoca takımı daha iyi oynatabilir, bazı oyunculardan daha yüksek verim alabilir, daha iyi sonuçlar getirebilir. Bunlar önemli. Fakat kulübü sürekli aynı sorunlara döndüren karar alma biçimini yalnızca teknik direktör değiştirerek ortadan kaldıramazsınız.

Bugünün şartlarında ne arıyoruz?

Lakin bugün bir tercih yapılacaksa mevcut şartları da görmezden gelemeyiz. Bana genel olarak bir teknik direktörde ne aradığımı sorsanız çok daha farklı bir çerçevede konuşabilirim. Ama bugünün Fenerbahçe’sini konuşuyoruz. Ben mevcut çalışma koşullarının sezon sonuna kadar ciddi biçimde değişmesini beklemiyorum. Yönetimin talebi kısa vadeli: Bu sezon şampiyonluk isteniyor. Gelecek hocanın hangi görevi kabul ettiğini ve nasıl bir baskının içine geleceğini bilmesi gerekiyor.

Bu yüzden şu anda en fazla önem verdiğim konulardan biri, hocanın yönetimle ilişkisini nasıl kuracağı ve bu baskıyı ne kadar kaldırabileceği. Kendi çalışma alanını koruyabilecek mi? Taleplerini kabul ettirebilecek mi? Birkaç kötü sonuçtan sonra sahadaki sorunların yanında kulübün içindeki tartışmalarla da uğraşması gerektiğinde işini sürdürebilecek mi?

Çok beğendiğim, futbol bilgisine çok inandığım bir teknik direktörü bu şartlar nedeniyle bugün için uygun bulmayabilirim. Hocanın genel kalitesiyle bu göreve uygunluğunu ayrı değerlendirmek gerekiyor.

Kadroya uygunluğu da bunun hemen yanına koyuyorum. Hatta bugünkü şartlarda bu iki meseleyi birbirinden çok ayıramıyorum. Baskıyı kaldırabilecek ama elindeki oyuncularla ne yapacağını bilmeyen bir hoca da çözüm olmayacaktır.

Sonuçta elde bir malzeme var ve devre arasında bu malzemeyi baştan değiştiremezsiniz. Oyuncuların sözleşmeleri, bütçe, yabancı oyuncu ve Avrupa kadrosuna ilişkin sınırlamalar var. Yeni oyuncular almayı konuşurken mevcut oyuncularla ne yapacağınızı da düşünmek zorundasınız. Ben Fenerbahçe’nin devre arasında yapabileceği değişikliğin bir-iki oyuncuyla sınırlı kalabileceğini düşünüyorum. Gelecek hocanın başka bir kadronun kurulmasını bekleyerek değil, büyük ölçüde bu oyuncularla ne yapabileceğini düşünerek gelmesi gerekiyor.

İlk mesele geriden oyun kurulumu

Benim saha içindeki birinci önceliğim kesinlikle geriden oyun kurulumu. Rakipler Fenerbahçe’yi bazen orta blokta karşılıyor, bazen önde baskıya geliyor. Bunları belli bir seviyenin üzerinde yapabilen takımlara karşı Fenerbahçe ciddi sorun yaşıyor. Gelecek hocanın önce buna çözüm bulması gerekiyor.

Her şeyin bir transferle çözüleceğini düşünmüyorum. Eldeki oyuncularla, iyi antrenmanla ve farklı görev dağılımlarıyla devre arasına kadar belli çözümler üretilebilir. Ama merkezde bir oyun kurucuya, kolay anlaşılması için söyleyeyim bir “playmaker” oyuncuya ihtiyaç olduğunu da düşünüyorum. Takımın genelinde teknik kalite eksikliği var. Geriden çıkışta sorumluluk alabilecek, bağlantıları kurabilecek ve oyunun yönünü değiştirebilecek bir oyuncu bu yüzden önemli.

Bunun etkisi yalnızca topu kendi yarı alanınızdan çıkarmakla sınırlı değil. Rakibin baskısını kırdığınızda arkasında bıraktığı boşlukları kullanabilecek oyuncularınız var. Bunu düzenli biçimde yapabildiğinizde rakibin teknik direktörü de sizi önde karşılamanın riskini düşünmek zorunda kalacak. Baskısının işlemediğini, arkasında tehlike verdiğini gördüğünde daha geride beklemeyi tercih edebilir.

Elbette bu kez başka bir sorunla karşılaşacaksınız. Dar alanda nasıl üreteceksiniz? Ceza sahası çevresinde hangi bağlantıları kuracaksınız? Bir problemi çözmek bütün problemleri ortadan kaldırmıyor. Ama en azından rakibin size karşı aynı planı rahatlıkla uygulamasını engellemiş oluyorsunuz.

Uzun topun nereden ve nasıl atıldığı önemli

Bu süreçte daha direkt bir oyun da değerlendirilebilir. Lukaku ve Vedat gibi iki oyuncunuz var. Onlar üzerinden oynayıp indirdikleri topların çevresine yerleşebilir, ikinci topları kazanarak hücumu devam ettirebilirsiniz. Özellikle Aké’nin sakat olduğu dönemde bu seçeneğin daha fazla düşünülmesi gerektiğine inanıyorum.

Yalnız burada uzun topu biraz açmak lazım. Çünkü uzun oynamak denildiğinde bazen bütün uzun paslar aynı şeymiş gibi konuşuluyor. Kalecinizin topu koyup kale vuruşunu doğrudan uzun kullanmasıyla, geriden oyunu başlatıp rakibi baskıya çektikten sonra uzun pası atacak doğru oyuncuyu bulmanız arasında ciddi fark var.

Rakibin yerleşimi farklı, bıraktığı alan farklı, pası atan oyuncunun açısı farklı. Topun nereye gideceği kadar hedef oyuncunun çevresinde kimlerin bulunacağı ve ikinci topa nasıl yerleşileceği de önemli. Burada da çalışılması gereken bir oyun var. Sadece “Uzun vurun” diyerek çözebileceğiniz bir meseleden bahsetmiyorum.

Takımın daha dinamik olması da gerekiyor. Mesela rakip hücum etti, şut çekti ve top kalecinizde kaldı. Kalecinin o anda oyunu hızlı başlatması, özellikle yerleşik baskıya karşı çıkmakta zorlanan bir takım için çok değerli. Rakip yeniden pres düzenine yerleşmeden onu dengesiz yakalayabilirsiniz. Bir geçiş fırsatı bulmak için illa rakibin ayağından top çalmanız gerekmiyor. Rakibin hücumunun kalecinizde bitmesi de böyle bir fırsata dönüşebilir.

Oyuncuların rollerinde de farklı çözümler düşünülebilir. Guendouzi bazen çizgiye yaklaştırılıp oradaki üçgenlerin içine sokulabilir. Diğer tarafta Levent Mercan’ın teknik kalitesinden oyun kurulumunda daha fazla yararlanılabilir. Bunları değişmez reçeteler olarak söylemiyorum. Ama farklı bağlantılar kurabilecek, görevleri doğru tanımlandığında takımın çıkışına yardımcı olabilecek oyuncular var. Hocanın antrenmanla katabileceği şey tam da burada önemli.

Savunma ve pres tarafında da sorunlar olduğunu düşünüyorum. Özellikle Greenwood ve Lukaku’nun yer aldığı dörtlü savunmalı bir düzende, genel plan olarak sürekli rakibin üzerine gitmek yerine biraz daha dengeli beklemeyi tercih ederim. Bu, hiçbir zaman baskı yapılmasın demek değil. Belirli anlarda ve koşullarda öne çıkabilirsiniz. Ama ana planınızın elinizdeki oyuncularla sürdürülebilir olması gerekiyor.

Bana göre bu kadro, daha dengeli savunma ve daha direkt bir oyun üzerinden güçlü yanlarını daha fazla gösterebilir. Gelecek hocanın da oyuncuların yapabildikleriyle talep ettiği oyun arasında bu ilişkiyi kurması lazım.

Hocayı neye göre değerlendireceğiz?

Hoca geldikten sonra benim en fazla bakacağım şey oyunun gelişmesi olacak. Çünkü antrenmanın önemini burada anlamak gerekiyor. Hoca ne yapmak istiyor ve takım bunu sahaya ne kadar yansıtabiliyor? Geriden çıkışta gelişme var mı? Oyuncular arasındaki bağlantılar daha iyi mi? Takım haftalar geçtikçe sorunlarına çözüm üretebiliyor mu?

Diyelim ki devre arasında ihtiyaçlara uygun hamleler yapıldı, hocanın istediği oyunculardan bazıları katıldı ve Fenerbahçe bugünkünden çok daha iyi futbol oynamaya başladı. Şampiyonlar Ligi’nde iyi maçlar oynuyor, ligde daha bütünlüklü bir oyun ortaya koyuyor, takımın sahada ne yapmak istediği belli oluyor. Ama sezon sonunda şampiyonluk gelmedi. Böyle bir senaryoda sırf kupa kazanılmadı diye hocayla yolları ayırmanın çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum.

Elbette yalnızca sahaya da bakmayacağım. Hocanın süreci nasıl yönettiği, basın toplantılarında ne söylediği, kamuoyuyla nasıl iletişim kurduğu da önemli. Bunların hepsinde mükemmel olmasını beklemiyorum. İsmi, koşulları ve yaşanan süreci görmeden çok keskin ifadeler kullanmak da istemiyorum. Ama oyunun haftalar geçtikçe ileri gittiğini görmek, benim için devam etme kararının en önemli dayanağı olur.

Aziz Yıldırım’ın görev süresine ilişkin açıklamaları nedeniyle sezon sonunda bir yönetim değişikliği beklentisi de var. Gelecek yönetimin ne karar vereceğini bilemem. Burada anlattığım benim perspektifim. Yönetimin yalnızca sonuca bakacağını düşünüyor olmam, benim de aynı şekilde değerlendirme yapacağım anlamına gelmiyor.

Geçici bir görev veriyorsanız bunun sınırını baştan çizmeniz gerekiyor. Kalıcı bir tercih yapıyorsanız da neden o hocayı seçtiğinizi bilmeniz gerekiyor. Üç maç kazanınca bütün planı değiştirip sonraki üç kötü sonuçta yeniden hoca arayacaksak, isimleri tartışıyoruz ama Fenerbahçe’yi aynı yere getiren anlayışı tartışmıyoruz.

Dirk Kuyt meselesinde de benim asıl itirazım burada başlıyor.

Dirk Kuyt: Geçici görev ile kalıcı tercih aynı şey değil

Ben açıkçası Kuyt’ın bu geçiş döneminde sorumluluk almasına sıcak bakıyorum. Zaten Fenerbahçe’nin teknik ekibinde bulunuyor. Oyuncu grubuna ve takımın mevcut durumuna dışarıdan gelecek bir hocaya göre daha yakın. Kulübün efsanelerinden biri olması, saha kenarındaki tavrı ve kendisini daha üst seviyede kanıtlamak isteyen bir teknik direktör olması da bana olumlu geliyor.

Fenerbahçe’de başarılı olmanın kendi kariyeri açısından da büyük bir karşılığı var. Çalışmaya ve kazanmaya aç bir hocaya böyle bir dönemde fırsat verilmesini yanlış bulmuyorum. Bu tip teknik direktörlere de sorumluluk verilmesi gerekiyor. Ama burada geçici göreve uygunlukla kalıcı teknik direktörlük kararını birbirinden ayırmak zorundayız.

Kuyt’ın menajerinin, üç maçta iyi sonuçlar alınırsa teknik direktör olarak sözleşme imzalanacağı yönündeki açıklamasını bu yüzden doğru bulmuyorum. Eğer karar gerçekten bu şekilde verilecekse, bu bana bir planın devamından çok plansızlığın başka bir örneği gibi geliyor.

Üç maçı kazanmak elbette önemli. Ama Kuyt’ın futbola nasıl baktığını, mevcut oyuncuları nasıl geliştirebileceğini, takımın sorunlarına hangi çözümleri ürettiğini ve uzun vadede ne yapmak istediğini değerlendirmeden yalnızca üç sonuca göre karar verecekseniz, sonraki üç kötü sonuçta ne olacak?

Şimdi düşünün, Kuyt önündeki üç maçı da kazandı. Liverpool’u bile içeride yendi. Ardından millî ara geldi, oyuncular millî takımlarına gitti ve döndüklerinde birkaç kötü sonuç alındı. Bu kez Kuyt’ı da gönderip aynı sezon içinde başka bir teknik direktör mü arayacağız?

Benim sıcak baktığım şey, teknik ekibin içinden bir isme geçici olarak sorumluluk verilmesi. Bu kararın birkaç galibiyetle başka bir göreve dönüşmesini aynı şekilde değerlendirmiyorum. Kalıcı olarak Kuyt’la devam edilecekse bunun gerekçesi, onunla nasıl bir futbol ve çalışma düzeni kurulabileceği olmalı.

Dışarıdan gördüğümüz isteğin ne kadar güçlü olduğunu, yönetimle veya oyuncu grubuyla sorun yaşadığında ne kadar dayanabileceğini de bilmiyoruz. Bunların hepsi üzerine ihtimaller üretebiliriz. Ancak kulübün yapabileceği şey belli: Verdiği görevin sınırını çizmek ve değerlendirmesini baştan belirlediği ölçütlerle yapmak.

Julian Nagelsmann: Büyük fırsat, çok problemli çalışma ortamı

Nagelsmann çok beğendiğim bir teknik direktör. Hatta bana göre saha içinde deha seviyesinde bir adam. Fenerbahçe’nin böyle bir hocayla çalışma ihtimalini çok büyük, kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak görüyorum. Her kulübün yakalayabileceği bir fırsattan bahsetmiyoruz.

Ama tam da bu yüzden, mevcut yönetimle bu birlikteliğin nasıl işleyeceği konusunda ciddi şüphelerim var. Nagelsmann’ın kalitesine rağmen, yönetimle kuracağı ilişki açısından en yanlış tercihlerden biri olabileceğini düşünüyorum.

Benim gördüğüm kadarıyla Fenerbahçe yönetimi taktik sistemlerin önemini bile fazlasıyla küçümsüyor. Hatta bazen futbola bakışları, bu takımın taktik antrenman yapmasına bile gerek yokmuş gibi geliyor bana. Aziz Yıldırım’ın futbolu en iyi kendisinin bildiğini düşündüğü ve çözümü sürekli yıldız oyuncu transferlerinde aradığı bir ortamdan bahsediyoruz.

Şimdi böyle bir anlayışla Nagelsmann’ı yan yana koyun. Adamın yapmak istediği işi anlayacak mısınız? Taleplerine karşılık verecek misiniz? Çalışma biçimine alan açacak mısınız? Yoksa bir şey istediğinde gülüp bir süre sonra kendisini de mi göndereceksiniz? Benim kafamdaki soru bu.

Nagelsmann gibi isimlerin asıl gücünü, kulübün her meselesini yöneten bir menajer olmalarından ziyade saha içinde ürettiklerinde görüyorum. Antrenmana, oyuncu gelişimine, rakip analizine ve oyununu kurmaya odaklanabilmesi gerekiyor. Kulübün diğer sorunlarını sürekli onun önüne yığarsanız en iyi yaptığı işi yapabileceği ortamı ortadan kaldırırsınız.

Fenerbahçe daha önce Jorge Jesus ve José Mourinho gibi isimlerle de çalışma fırsatı buldu. Şimdi Nagelsmann ihtimali gerçekleşirse yine hocayı getirip istediği şartları sağlamayacak, istemediği bir kadro yapısıyla ne olursa olsun bir şeyler yapmasını bekleyeceksek neden bu kadar yüksek ücret ödeyelim?

Bu hocaya ortalama bir teknik direktörün üzerinde para vermenizin bir anlamı olacaksa, onun uzmanlığından yararlanabileceğiniz çalışma düzenini de oluşturmanız gerekiyor. Oyununa uygun oyuncu profillerini belirleyecek, ihtiyaçlarını karşılamak için çalışacak, güven ve yetki vereceksiniz. Sezon sonunda kupa kazanılmadığında da yalnızca buna bakıp vazgeçmeyeceksiniz. Birlikte ne kurduğunuza ve nelerin geliştiğine bakacaksınız.

Tedesco örneği de çok eski değil. Tedesco ve Nagelsmann benzer bir eğitim ortamından gelen iki teknik direktör. 2016’da Almanya’daki aynı teknik direktörlük eğitimini tamamladılar; Tedesco dönemi birinci, Nagelsmann ikinci bitirdi. Elbette buradan ikisinin aynı hoca olduğu sonucu çıkmaz. Ama Fenerbahçe’nin çok yakın zamanda birlikte çalıştığı bir teknik direktörle kuramadığı ilişkiyi düşünmesi gerekiyor.

Tedesco’ya bir sezonu tamamlayacak kadar bile şans tanınmadı. Bugün Fenerbahçe’nin sportif direktörü olan Oğuz Çetin’in Tedesco ve Devin Özek hakkında kullandığı ifade ise “Fenerbahçe’nin başına gelmiş büyük felaket” oldu. Böyle bir değerlendirme biçiminin bulunduğu yerde Nagelsmann’ın nasıl karşılanacağını ve işlerin kötü gittiği bir dönemde nasıl muamele göreceğini düşünmek zorundayız.

Ben Nagelsmann’ı Tedesco’dan daha büyük bir futbol beyni olarak görüyorum. Ama Tedesco’nun bazı açılardan daha çeşitli bir deneyimi var. Yalnızca kaç yıl teknik direktörlük yaptıklarından bahsetmiyorum. Almanya dışında Spartak Moskova’yı, Belçika Millî Takımı’nı ve Fenerbahçe’yi çalıştırdı. Farklı futbol kültürlerini ve yönetim anlayışlarını gördü, birden fazla dilde iletişim kurabilen bir adam. Nagelsmann’ın kariyeri ise Hoffenheim, Leipzig, Bayern Münih ve Almanya Millî Takımı üzerinden ilerledi.

Bu çeşitlilik Tedesco’nun her ortamı daha iyi yöneteceğini garanti etmiyor. Ama Nagelsmann’ın Fenerbahçe’de karşılaşacağı sorunların, alışık olduğu futbol ortamından farklı olabileceğini düşünmemiz gerekiyor. Ben onun, yönetimle ilişkilerinde istediğini kabul ettirebilecek ve kendi alanını koruyabilecek karakter açısından da Conte gibi bir profil olduğunu düşünmüyorum.

Yönetim o alanı açabileceğine, hocanın arkasında durabileceğine ve sürdürülebilir bir yapı kurabileceğine inanıyorsa Nagelsmann’ı tercih etmeli. Ben mevcut yönetimin bunu yapabileceğine açıkçası inanmıyorum. Nagelsmann’la çalışma ihtimalini büyük bir fırsat olarak görmemle bugün bu birliktelikten endişe etmemin sebebi aynı: Böyle bir hocayı getirip çalışabileceği şartları sağlamayarak bu fırsatı da harcamak istemiyorum.

Vincenzo Montella: İletişim de görevin bir parçası

Montella konusunda benim için sorun yalnızca taraftarın kendisine nasıl baktığı değil. Türkiye Millî Takımı’nın Dünya Kupası’ndan elenmesinin ardından kurduğu iletişimi de çok problemli buluyorum.

Sürekli iyi oynandığına ve şanssızlığa işaret eden açıklamalarla süreci idare etmeye çalıştığını düşünüyorum. Kamuoyuna neyin yanlış gittiğini, hangi kararların neden alındığını ve takımın neden beklentinin gerisinde kaldığını yeterince açıklamadı. Ben bunu çok büyük bir iletişim hatası olarak görüyorum.

Fenerbahçe’nin şu anda böyle bir baskının altında kamuoyuyla doğru ilişki kurabilecek bir teknik direktöre ihtiyacı var. Her eleştiriye hak vermesini veya taraftarın duymak istediğini söylemesini beklemiyorum. Ama takımın ne yaptığını, neyi yapamadığını ve nasıl ilerlemek istediğini anlatabilmesi gerekiyor. Montella’nın bunu mevcut ortamda iyi yapabileceğine inanmıyorum.

Millî takımdan ayrılığının taze olması ve öncesinde oluşan antipati de bu tercihin başlangıcını zorlaştıracaktır. Elbette teknik direktörü taraftar belirlesin demiyorum. Taraftar sevmiyor diye bir hocayla çalışılamayacağı gibi bir mantık kurulamaz. Ancak Montella’nın kredisi çok düşük başlayacak ve ben kendisini bu ortamı toparlayabilecek bir figür olarak da görmüyorum.

Daha oyun sistemine ve mevcut kadroyla ne yapabileceğine gelmeden, bu birlikteliğin sağlıklı başlayacağına dair ciddi şüphelerim var. Bu yüzden Fenerbahçe için iyi bir tercih olacağını düşünmüyorum.

Abdullah Avcı: Benim için tartışmanın sınırı belli

Abdullah Avcı’ya bir teknik direktör olarak saygı duyabilirim ama kişi olarak saygı duymuyorum.

2023–2024 sezonundaki Trabzonspor–Fenerbahçe maçının sonunda taraftarlar sahaya girip futbolculara saldırdı. Bazı basın organları, örneğin Odatv, sahaya girenlerden birinin elinde bıçak olduğunu da haberleştirdi. Böyle vahim bir gecenin ardından Avcı’nın hızla “konuşarak düzelmeyecek” diyerek oyuna dönmesini kabul edemiyorum.

O açıklama benim gözümde kepazelikti. Böyle bir tutumdan sonra Fenerbahçe’nin başına getirilmesini değerlendirmeye bile açamıyorum.

Antonio Conte: Yönetim karşısında ağırlık, sahada uyum

Conte, Fenerbahçe için en mantıklı gördüğüm tercihlerden biri. Bunun sebebi yalnızca CV’si değil, o CV’nin arkasındaki tecrübe ve çalışma biçimi.

Büyük liglerde şampiyonluk yaşamış olmak elbette önemli. Ama bugünün Fenerbahçe’si açısından benim üzerinde durduğum taraf, Conte’nin saha dışında da sorumluluk alabilecek, taleplerini güçlü biçimde ortaya koyabilecek ve yönetim karşısında kendi alanını koruyabilecek bir hoca olması.

Burada herkesle iyi anlaşan, her şeye uyum sağlayan bir teknik direktörden bahsetmiyorum. Tam tersine, istediklerini yaptırabilecek bir ağırlıktan bahsediyorum. Aziz Yıldırım gibi bir başkanı bile kendi ihtiyaçlarına ikna etme ve o ilişkiyi yönetme ihtimalini birçok adaya göre daha yüksek görüyorum. Baskı geldiğinde kolayca geri çekilecek veya çalışma biçiminden hemen vazgeçecek bir görüntü vermiyor bana.

Bu, Conte gelirse yönetim sorunları ortadan kalkacak demek değil. Ama mevcut koşullarda o sorunlarla uğraşırken takımını çalıştırmaya devam edebilme ihtimalini daha yüksek buluyorum.

Napoli dönemi bu açıdan önemli. De Laurentiis benim gözümde çalışması çok zor bir başkan. Conte, düşüşe geçmiş bir Napoli’yi yeniden belli bir standardın üzerine taşıdı ve ilk sezonunda şampiyon yaptı. Son sezonunda ise şampiyonluğu kazanamadı, ligi ikinci bitirdi. Ben zaten bu işi yalnızca sezon sonunda kupanın gelip gelmediğiyle değerlendirmiyorum. Kadronun kalitesini, oyuncuların özelliklerini ve rakiplerin imkânlarını da hesaba katmak gerekiyor.

Napoli örneğinde üzerinde durduğum şey, zor bir başkanla çalışırken de takımını belirli bir seviyede tutabilmesi. Chelsea’deki lig şampiyonluğu da bu değerlendirmemin başka bir parçası. Güçlü oyuncuları olan bir kulüpte çalıştı ama Abramovich döneminin baskısını ve beklentisini yönetmenin kolay olduğunu da düşünmüyorum.

Elbette böyle kulüplerde başarı kazanmak, her yönetimle sorunsuz çalışılacağını göstermez. Benim Conte’ye ilişkin beklentim, çatışma hiç yaşamaması değil. Taleplerini savunabilecek, kararları etkileyebilecek ve ilişki içinde kolayca geri plana itilmeyecek bir hoca olması.

Üçlü savunmanın bu kadroda karşılığı var

Conte’nin mevcut kadroyla da iyi uyum sağlayabileceğini düşünüyorum. Daha önce çalıştığı ve güçlü ilişkiler kurduğu oyuncular var. Kanté ve Lukaku bunun en önemli örnekleri. Özellikle Lukaku’yla ilişkileri baba oğul gibi. Onun güçlü yanlarını ortaya çıkaracak bir oyunun nasıl kurulabileceğini bilen bir teknik direktörden bahsediyoruz.

Fenerbahçe’nin hem savunma organizasyonunda hem maç planlarında ciddi problemleri var. Conte’nin pragmatik tarafını burada değerli buluyorum. Kanté ve Guendouzi’nin iyi yaptığı işleri daha fazla kullanan, onları sürekli zorlandıkları görevlerde bırakmayan bir düzen kurabileceğine inanıyorum.

Bence geldiğinde üç stoperle oynamak isteyecektir. Ben de sezon başından beri bu kadronun üç stoperli bir düzenden, özellikle büyük maçlarda ve Avrupa’da faydalanabileceğini düşünüyordum.

Bunu yalnızca savunmaya bir oyuncu daha eklemek üzerinden söylemiyorum. Bazı oyuncuların alanlarını daha rahat kontrol edebileceği, alışık oldukları görevleri yapabileceği bir yerleşimden bahsediyorum.

Škriniar kariyerinin en iyi dönemini Inter’in üçlü savunmasında oynadı. Sağ stoperde alanını daha net tanımlayabildiği bir yapının ona uygun olduğunu düşünüyorum. Archie Brown’un Gent’te beşli hattın sol tarafında oynadığı görevler var. Onu beşlinin sol kanat bekinde kullanmak, mevcut özelliklerinden daha fazla yararlanmayı sağlayabilir. Semedo da Wolverhampton döneminde bu yapının içinde oynadı.

Aké hem sol stoperde hem savunmanın merkezinde kullanılabilecek bir oyuncu. Oppong da bu görev dağılımı içinde değerlendirilebilir. Jayden’ın dönüşüyle onun da yanında iki stoper varken daha rahat öne çıkabildiği, arkasında daha fazla güvence bulunan bir düzen düşünülebilir.

Yani benim üçlü savunma önerim yalnızca bir diziliş tercihi değil. Oyuncuların daha rahat savunabileceği alanlar ve birbirlerinin hareketlerini tamamlayabilecekleri görevler üzerinden kurduğum bir düşünce.

Ama yönetim Conte’yle çalışacaksa “Hocam üçlü oynatma, şunu yapma, bunu yapma” anlayışından çıkmak zorunda. Adamı belirli bir uzmanlığı ve oyun anlayışı olduğu için getiriyorsunuz. Daha baştan o işi yapmasına müdahale edecekseniz neden getiriyorsunuz?

Conte’nin isteyecekleriyle verebilecekleriniz aynı mı?

Conte’nin devre arasında takviye isteyeceğini de düşünüyorum. Bir merkez oyuncusu ve en az iki stoper talep etmesi beni şaşırtmaz. Greenwood’u da muhtemelen daha merkezi bir rolde değerlendirecektir. Belki Lukaku’nun yanında kullanır, belki farklı bağlantılar kurar. Gelirse tercihlerini görürüz. Ama bu kadrodan, doğru görev dağılımı ve ihtiyaçlara uygun takviyelerle güzel bir yemek çıkarabileceğine inanıyorum.

Burada yazının başında anlattığım sınıra yeniden geliyoruz. Ben devre arasında yapılabilecek değişikliklerin çok geniş olmayacağını düşünüyorum. Conte’nin isteyebileceği oyuncu sayısı ise kulübün karşılayabileceğinin üzerine çıkabilir. Dolayısıyla bu ihtiyaçların hangilerinin zorunlu olduğunu ve hangilerinin mevcut kadroyla çözülebileceğini daha anlaşma aşamasında konuşmanız gerekiyor.

Lakin, lakin ve lakin, Conte de çok yüksek bir maaş isteyecektir. Avrupa’nın en önemli teknik direktörlerinden birinden bahsediyoruz. Yönetimin aklında “Biz bu şartları sağlayamayız” düşüncesi varsa bu mali yükün altına girmeyi mantıklı bulmuyorum.

Hocayı getireceksiniz, yüksek ücret ödeyeceksiniz ama istediği çalışma ortamını ve kadro desteğini sağlayamayacaksınız. Bunun bir anlamı yok. Conte’nin yönetim karşısındaki ağırlığını önemli bulmam, hiçbir desteğe ihtiyaç duymayacağını düşündüğüm anlamına gelmiyor.

Yönetim onunla nasıl çalışacağını, hangi ihtiyaçlarını karşılayabileceğini ve hangi sınırlar içinde hareket edileceğini netleştirebiliyorsa Conte’yi çok önemli bir aday olarak görüyorum. Hem oyuncularla kurabileceği ilişki hem saha içinde sunabilecekleri hem de baskıyı yönetme tecrübesi açısından bugünün Fenerbahçe’sine uygun bir profil olduğunu düşünüyorum.

Volkan Demirel: Sevgimle değerlendirmemi ayırmak zorundayım

Volkan Demirel, futbol dünyasında gerçekten sevdiğim isimlerden biri. Fenerbahçe’nin de en büyük efsanelerinden biri olduğu için böyle bir dönemde adının anılmasını anormal karşılamıyorum.

Lakin teknik direktörlük kariyerinin özellikle son dönemlerinde başarılı performanslar ortaya koyduğunu düşünmüyorum. Son olarak Gençlerbirliği’ni 6 Mart–4 Mayıs 2026 arasında çalıştırdı ve kupa dahil dokuz maçta 0,78 puan ortalaması yakaladı. Ondan önce yine kısa bir Gençlerbirliği dönemi, onun öncesinde de kısa bir Bodrum dönemi var. Bu son dönemleri başarısız olarak değerlendirmek mümkün.

Kariyerine aslında fena bir başlangıç yapmamıştı. Karagümrük ve Hatayspor dönemlerini daha olumlu buluyorum. Ama bugün geldiğimiz noktada, hem kendisi hem Fenerbahçe açısından bu birlikteliğin kariyerinin daha ilerleyen bir döneminde gerçekleşmesinin daha hayırlı olacağını düşünüyorum.

Biraz daha tecrübe kazandıktan, kendisini geliştirdikten ve daha iyi işler ortaya koyduktan sonra Fenerbahçe’de çalışmasını isterim. Şu anda ise işin saha içi tarafında kendisini yeterli görmüyorum.

Kuyt’a geçici görev için sıcak bakmamla Volkan’a ilişkin bu değerlendirmem de farklı görevlerden söz ettiğimiz için farklı. Kuyt zaten teknik ekibin içinde ve bir geçiş döneminde sorumluluk alıyor. Kalıcı tercih söz konusu olduğunda onun için de yalnızca aidiyeti, isteği veya birkaç maçın sonucunu yeterli bulmuyorum.

Volkan Demirel’i çok seviyorum ama sevdiğim bir isim olduğu için kayırmacılık yapacak hâlim yok. Kendisine duyduğum sevgiyle teknik direktörlük değerlendirmemi ayırmak zorundayım. Gelişmeye devam ettiği sürece Fenerbahçe için bir aday olacaktır. Ancak bugün doğru tercih olduğunu düşünmüyorum.

Emre Belözoğlu: Gelecekte daha faydalı olabilir

Emre Belözoğlu, Fenerbahçe’de çalıştığı kısa dönemde takıma pozitif etki yaptığını düşündüğüm bir teknik direktör. Çok kabiliyetli olduğunu da düşünüyorum. Bugün “Volkan Hoca mı, Emre Hoca mı?” deseniz Emre Hoca’yı daha önde görürüm.

Ama bu, bugün Fenerbahçe’nin başına gelmesini doğru bulduğum anlamına gelmiyor. Hâlâ tam olarak hazır olduğunu düşünmüyorum. Üstelik Kasımpaşa’da sezon başından beri iyi bir oyun ve düzen kurduklarına inanıyorum. Yazın yönetimle birlikte bir takım oluşturdular, çok sayıda oyuncu gönderip aldılar ve yeni bir yapılanmaya gittiler.

Böyle bir ortamda düzenli çalışabilmesi, kendi kararlarının karşılığını görebilmesi ve oyununu geliştirmesi değerli. Bir veya birkaç sezon daha bu düzenin içinde kalmasının onu daha iyi bir teknik direktör yapabileceğini düşünüyorum.

Fenerbahçe’ye şimdi gelmesi ise bu gelişimi kesintiye uğratabilir. Kısa vadeli sonuç baskısının içine girecek, çok daha farklı sorunlarla uğraşacak ve işler kötü giderse bugün sahip olduğu kadar istikrarlı bir çalışma ortamını yeniden bulamayabilir.

Burada neden Emre’nin kariyerini bu kadar önemsediğimi de açıklayayım. Çünkü ben onun geleceğinde Fenerbahçe’yi görüyorum. Kendini geliştirmeye devam ederse ileride Fenerbahçe’ye bugün verebileceğinden daha fazla katkı verebileceğini düşünüyorum. Endişem yalnızca onun kariyeriyle ilgili değil; Fenerbahçe’nin gelecekte yararlanabileceği bir hocanın bu süreci erken ve yanlış koşullarda yaşamasıyla da ilgili.

Elbette hayatta riskler alınır. Emre Hoca kendisini çok hazır hissediyor da olabilir. Ama bugün itibarıyla Kasımpaşa’daki düzeni bırakıp Fenerbahçe’ye gelmesini mantıklı bulmuyorum. Emre Belözoğlu Kasımpaşa için iyi bir fırsat, Kasımpaşa da Emre Belözoğlu’nun kendisini geliştirmesi için iyi bir fırsat.

İleride Fenerbahçe veya Avrupa’dan başka fırsatlar gelebilir. Hatta kendisini geliştirmeye devam ederse o fırsatın geleceğine inanıyorum. Benim bugün bu ihtimale sıcak bakmamamın sebebi, gelecekte Fenerbahçe’de önemli işler yapabileceğine inanmamam değil. Tam tersine, o ihtimalin daha doğru koşullarda gerçekleşmesini istemem.