Türkiye–Fransa analizi: Arda Güler’de Modrić’i görmek

Türkiye’nin Fransa karşısındaki performansından aklımda en çok kalan şey Arda Güler oldu. Yalnızca top ayağındayken yaptıklarıyla değil; savunması, baskısı, mücadelesi ve oyunun her anında sorumluluk almasıyla. Bu maçtaki Arda’yı birçok açıdan Modrić’e benzettim. Oyunu yönlendiren, ihtiyaç duyulan yerde ortaya çıkan ve takımının yükünü sahanın her bölgesinde taşıyan bir oyuncu izledik.
Ama önce takımın oyunundan başlamak gerekiyor. Dünya Kupası felaketinin ardından Türkiye, Fransa karşısında olumlu bir geri dönüş gösterdi. Puan alabileceği, hatta gerideki o hata yapılmasaydı kazanma ihtimalinin de bulunduğu bir maç oynadı. Sonuç istediğimiz gibi olmadı; buna rağmen sahada üzerine konuşmaya değer bir düzen ve mücadele vardı.
Fransa’ya karşı akıllıca bir başlangıç
Türkiye maça akıllıca bir düzenle çıktı. Zeki’yi üçlü savunmanın sağ stoperi, Oğuz’u ise onun önündeki sağ kanat beki olarak kullanmak doğru bir tercihti. Böylece Fransa’nın tehlikeli ön hattını beşli bir savunmayla karşılarken teknik kaliteden de çok fazla taviz vermedik.
Merkezdeki Salih–İsmail tercihi de bu planı tamamladı. İkili, kenarlara yardım ederek Mbappé ve Olise karşısında savunmacılarımızın yalnız kalmasını engelledi. İhtiyaç duyulduğunda merkezde de fiziksel olarak güçlü bir karşılık verebildiler. Olise, Cherki ve Dembélé’nin sık sık bu bölgelere yaklaşarak oynadığı düşünüldüğünde, bu rakibe karşı en mantıklı tercihin bu olduğunu düşünüyorum.
Olise merkeze geldiğinde Ferdi’nin de onunla birlikte içeriye daraldığını gördük. Ferdi’nin takibi ve merkez oyuncularının yardımları, Fransa’nın iç bölgelerde alan ve sayısal üstünlük bulmasını zorlaştırdı.
Savunma katkısı yalnızca gerideki oyuncularla sınırlı değildi. Barış Alper, Arda ve Can da yerleşimde doğru konumlandılar ve yoğun oynadılar. Türkiye’nin savunmada ortaya koyduğu performansın temelinde bu ortak çaba vardı.

Arda’nın savunması, Oğuz’un taşıdığı tehdit
Fransa’nın özellikle Mbappé’nin bulunduğu sol taraftan yoğun geldiğini gördük. Bu bölgedeki hareketliliğe yalnızca sol bek Truffert değil, çizgiye koşular atan Rabiot da katıldı. Dolayısıyla Türkiye’nin sağ tarafında Arda’nın verdiği savunma katkısı çok önemliydi.
Arda burada yalnızca topun kendisine gelmesini bekleyen bir hücum oyuncusu gibi davranmadı. Rakibin koşularına ve pas bağlantılarına karşı sorumluluk aldı, savunmadaki yoğunluğun bir parçası oldu.
Fransa’nın bu kanada yüklenmesinin Türkiye için yarattığı bir fırsat da vardı. Hücuma katılan oyuncuların arkasında bıraktığı alanlar, topu kazandığımızda Oğuz’un ilerleyebilmesini sağladı. Türkiye zaman zaman bu koridor üzerinden topu ön bölgeye taşıdı.
Bu açıdan Oğuz’un rolü önemliydi. Geride beşliyi tamamlıyor, top kazanıldığında ise takımı ileriye götürebilecek bir çıkış noktası oluşturuyordu.
Savunma yalnızca geride beklemek değildi
Türkiye’nin savunmasını yalnızca derine çekilip beklemek üzerinden tarif etmek yanlış olur. Takım savunmayı rakip yarı alanda başlatıyor, ilk baskı aşıldıkça geriye yerleşiyordu. Başlangıçtan itibaren rakibi kendi ceza sahası çevresine davet eden bir anlayış yoktu.
Merih’in Dembélé’ye karşı yaklaşımı da bu planın dikkat çeken parçalarından biriydi. Dembélé top almak için geriye geldiğinde Merih onunla birlikte çıkıyor, yakın oynayarak rahatça dönmesini ve oyuna katılmasını engellemeye çalışıyordu.
İkinci yarıda top kayıplarının ardından yapılan karşı pres de Fransa’yı zorladı. İlk bölümde Türkiye’nin uzun toplarından sonra düşenleri toplayarak takımına hücum devamlılığı sağlayan Koné, üzerine gelen baskıyla bu kez sık sık hata yaptı. Türkiye bu baskı sayesinde toplar kazandı ve pozisyonlar üretti.
Yani savunmada yalnızca bekleyen değil, doğru anlarda rakibine müdahale eden bir takım vardı.
Hücumdaki sınırlar
Türkiye’nin problem yaşadığı noktalar daha çok hücum tarafındaydı. Fransa’nın baskısı karşısında yerden oyun kurmak kolay değildi. Bu nedenle sık sık uzun toplara başvurduk. Her koşulda kısa pasla çıkmaya çalışmak gibi bir ısrarımızın olmaması da doğruydu.
Ancak uzun toplardan sonra ikinci topları toplamakta zorlandık. Koné’nin bu alandaki etkinliği, maçın önemli bölümlerinde Fransa’nın yeniden hücum etmesini sağladı. Türkiye’nin başarılı savunması sayesinde bu devamlılık aynı ölçüde net pozisyona dönüşmedi; yine de topu kazandıktan sonra hücumu sürdürememek bizi yeniden savunmaya mecbur bıraktı.
Salih–İsmail merkezi, oyunun savunma ve fiziksel mücadele tarafında çok etkiliydi. Fakat rakip ceza sahasına yaklaşıldığında Türkiye daha yaratıcı bir oyuncu aradı. Orkun sakat olmasaydı, onun bulunduğu bir merkez ikilisi hücumdaki kaliteyi artırabilirdi.
Can Uzun da çok iyi bir maç çıkarmadı. Özellikle geniş alan ve bire bir fırsatları bulduğumuz bu karşılaşmada, Kenan Yıldız’ın o bölgede bulunması harika olabilirdi.
Bu durum, başlangıçtaki planın yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Plan rakibe uygundu; ancak topu kazandıktan sonra yapabileceklerimizin sınırlarını da gördük.
Maçın dengesini bozan hata
Yediğimiz gol, Türkiye’nin henüz yeniden yerleşemediği bir anda geldi. Top kaybının ardından geçişi karşılayan Merih, topu Uğurcan’a verdi. Uğurcan topu aldığında takım kendi yarı sahasındaki düzenini henüz kurmamıştı.
Bu anda Uğurcan’ın dengesiz pası yeni bir top kaybına yol açtı. Mbappé sol tarafta bomboş topla buluştu ve topu ağlara gönderdi.
Maç boyunca büyük emekle korunan savunma düzeni, takımın yerleşimi tamamlanmadan yapılan bu hatayla bozuldu. Böylesine güçlü bir rakibe karşı o anların bedeli çok ağır olabiliyor.
Golden sonra Türkiye savunmayı daha önde kurmaya ve baskının yoğunluğunu artırmaya başladı. Bu tercih Fransa’ya geçiş fırsatları verdi; Türkiye ise hücumda daha yoğun bir oyun oynadı. Fakat burada da merkez oyuncularının topu yeterince iyi kullanamaması, hücumların etkinliğini düşürdü.
Her rakibe aynı çözüm yetmez
Türkiye’nin bu oyun düzenini beğendim. Özellikle favori olmadığı karşılaşmalarda bu yapıyla iyi sonuçlar alabileceğini düşünüyorum. Fransa, İtalya ve Belçika’nın bulunduğu bir grupta bu yaklaşımı son derece uygun buluyorum. Sakat oyuncular döndüğünde daha da iyi işlemesi mümkün.
Ancak Türkiye’nin favori olduğu maçlar için de daha uygun bir düzen bulması gerekiyor. Dünya Kupası’ndan elenmemizin temelinde zaten bu sorun vardı. Grubun en iyi takımı ABD’yi yenip Avustralya ve Paraguay gibi daha mütevazı rakiplere karşı vasat performanslar izledik.
Rakibin size alan verdiği maçlarla, o alanı kendinizin oluşturması gereken maçlar aynı değil. Türkiye’nin her iki senaryoya da cevap verebilmesi gerekiyor.
Dünya Kupası büyük bir hayal kırıklığıydı. Turnuva sonrasındaki açıklamalar da hiç tatmin edici değildi. Umarım gerekli dersler alınmıştır. Fransa karşısındaki olumlu görüntü değerli, ancak o turnuvada ortaya çıkan sorunların çözüldüğünü söylemek için henüz yeterli değil.
Santrfor tercihini oyunun ihtiyacı belirlemeli
Millî takımda santrfor tartışması uzun süredir devam ediyor. Net bir tercih oluşmadığı için bu bölgede sürekli farklı oyuncular görüyoruz. Fransa karşısında yine Barış Alper görev yaptı.
Barış, Upamecano eşleşmesinde çok zorlandı. Bu son derece doğal; karşısındaki oyuncu şu anda dünyanın en iyi savunmacılarından biri. Bazı bölümlerde oyundan koptu, ancak bunu yalnızca bireysel performansıyla açıklamak doğru olmaz. Maçın gidişatı ve Türkiye’nin topu ileriye taşıma biçimi de bunda etkiliydi.
Üzerine düşeni yaptı. Derinlik verdi, geçişlerde doğru koşularla Fransa savunmasının dengesini bozmaya çalıştı. Buna rağmen spektaküler bir performans ortaya koyduğunu söyleyemeyiz.
Favori olduğumuz, topun daha fazla bizde kaldığı ve oyunu rakip yarı sahaya yerleştirdiğimiz maçlarda ise farklı bir tercih düşünülebilir. Bu karşılaşmada 10 numara gibi kullanılan Can Uzun’un, Barış’ın yerine santrforda oynadığı düzenler daha mantıklı olabilir.
Orkun ve Kenan’ın varlığı da eklendiğinde, yerden çok güçlü bir takıma dönüşebiliriz. Can yalnızca bağlantı kuran bir oyuncu değil; gerektiğinde ceza sahasına santrfor koşuları da atabiliyor. Boyuyla ceza sahasında bir hedef de oluşturabilir.
Santrfor tartışmasını bu yüzden yalnızca “Kim oynamalı?” sorusuna sıkıştırmamak gerekiyor. Nasıl bir maç oynayacağımız, o bölgedeki oyuncudan ne isteyeceğimizi de belirlemeli.

Arda: Bir maestrodan daha fazlası
Arda’yı ayrıca kutlamak gerekiyor. Türkiye adına maçın oyuncusuydu. Dünya Kupası’ndan elendikten sonraki röportajlarında söylediklerine bağlı kaldı ve yüreğini sahaya koydu.
Savunmada, hücumda, baskıda… Sahanın her yerindeydi.
89 kez topla buluşarak bu alanda maçın üçüncü oyuncusu oldu. İlk iki sırada Koundé ve Upamecano vardı. Yüzde 64’le topa sahip olan Fransa’nın iki savunmacısının listenin başında olması son derece normal. Türkiye’de oynayan Arda’nın onların hemen arkasından gelmesi ise dikkat çekici. Oyunun her bölümünde kendini gösterdiğini ve sorumluluk aldığını anlatıyor.
Üstelik bu topları boşa kullanmadı. Dokuz uzun pas denemesinin sekizinde isabet sağlayarak isabetli uzun pas sayısında maçın lideri oldu. Ceza sahası içinden çektiği iki şut ve 0,54 asist beklentisiyle de bu alanlarda zirvedeydi.
Girdiği 20 ikili mücadelenin 10’unu kazandı. Kazanılan ikili mücadele sayısında maçın ikinci sırasındaydı. Pas arasında da sahadaki ikinci oyuncuydu. Bunların üzerine dokuz sahipsiz top kazanarak bu alanda üçüncü sıraya yerleşti.
Burada yalnızca yaratıcı bir oyuncunun hücum katkısından söz etmiyoruz. Topu geri kazanan, mücadeleye giren, oyunu taşıyan ve son bölgede de tehdit üreten bir futbolcu var.
Arda, bir yaratıcıdan, bir maestrodan bile daha fazlası olduğunu bir kez daha gösterdi. Şüphesiz gördüğüm en özel Türk futbolcu. Şu anda dünyanın da en özel oyuncularından biri. Fransa’ya karşı sahada yıldızı en çok parlayan oyuncu, benim için oydu.
Arda’da Modrić’i görmek
Bu maçtaki Arda’yı birçok açıdan Modrić’e benzettim. Topu isteyen, oyunun farklı bölgelerini birbirine bağlayan, gerektiğinde mücadele eden ve takımının ihtiyacı neredeyse orada sorumluluk alan bir oyuncu izledik.
Arda’nın böyle bir role evrilip evrilemeyeceği zaten düşünülüyordu. Fransa karşısında bunu çok yüksek seviyede yapabileceğini gösterdi.
Bana kalırsa bu maçı izleyen Real Madrid teknik ekibinin kafasında da bir ampul yanmış olabilir. Arda’yı yalnızca son pası verecek veya hücumun son bölümünde fark yaratacak oyuncu olarak düşünmek, yapabileceklerini sınırlandırıyor. Bu maç, oyunun çok daha büyük bir bölümünü etkileyebileceğini gösterdi.
Zeki için doğru rol
Son bir parantezi de Zeki’ye açmak gerekiyor. Onu üçlü savunmanın sağ stoperi olarak çok beğendim. İlerleyen dönemde bu rolde kullanılması çok faydalı olabilir.
Zeki çok iyi bir savunmacı ve ortalamanın üzerinde bir teknik kaliteye sahip. Hücumcu bir sağ bek olarak kullanıldığında tavanının çok yüksek olduğunu düşünmüyorum. Ancak sağ stoper rolünde savunma özelliklerini öne çıkarırken teknik kalitesiyle de takıma katkı sağlayabiliyor.
Bence bu, ona çok uygun bir rol.
Olumlu dönüş, henüz tamamlanmamış cevaplar
Türkiye, Fransa’yla kafa kafaya bir mücadele ortaya koydu ve kesinlikle puan alabileceği bir maç oynadı. Geride o hata yapılmasaydı kazanma ihtimali de vardı.
Dünya Kupası felaketinin ardından bunu olumlu bir dönüş olarak değerlendirmek mümkün. Ancak daha görülecek çok şey var. Güçlü bir rakibe karşı savunma düzeni kurabilmek kadar, daha fazla topa sahip olduğumuzda o topla ne yaptığımız da önemli.
Muhtemelen İtalya karşısında bu maçtakinden daha fazla topa sahip olacağız. Türkiye’nin o karşılaşmalarda nasıl bir performans göstereceğini açıkçası çok merak ediyorum.
